Şair ve Krallar
Evvel zaman içinde, deniz kokan rüzgârların estiği antik bir kıyı kentinde Simonides adında yetenekli bir şair yaşardı. Onun dizeleri kulaktan kulağa yayılır, dinleyenlerin ruhuna ince bir huzur üflerdi. Günlerden bir gün kentin kibirli kralı, kendi şerefine görkemli bir övgü şiiri yazması için şairi sarayına davet etti. Şair, altın fenerlerle aydınlatılan büyük salonda kalemini kağıda dokundurup eşsiz bir eser kaleme aldı. Fakat bu derin şiirde sadece kralı değil, koruyucu ikiz tanrıları da yüce kelimelerle övmüştü. Büyük ziyafet günü geldiğinde, şair şiirini saray halkının önünde yüksek sesle okudu. Büyüleyici melodilerle tamamlanan bu eser salondaki herkesi hayran bıraktı.
Ancak açgözlü kral, övgünün yarısının tanrılara ayrıldığını görünce kaşlarını çattı. Şaire vaat ettiği altının sadece yarısını uzatarak soğuk bir sesle konuştu. "Şiirinin yarısını bana, yarısını ikiz tanrılara adamışsın" dedi kibirle. "Bu yüzden altının yarısını benden al, kalanını git övdüğün tanrılardan iste." Şair, bu saygısızca davranış karşısında sessizliğini koruyup alçakgönüllü bir edayla başını eğdi. Ziyafet kahkahalarla devam ederken bir hizmetkar heyecanla şairin yanına yaklaştı. Kapıda at sırtında bekleyen iki genç yabancının acilen kendisini çağırdığını haber verdi.
Şair merak içinde görkemli salondan ayrılıp sarayın serin bahçesine çıktı. Dışarı adım atar atmaz etrafta kimselerin olmadığını büyük bir şaşkınlıkla fark etti. Tam o anda arkasında korkunç bir gürültü koptu ve koca sarayın tavanı büyük bir gürültüyle çöktü. Kibirli kral ve insafsız konukları enkazın altında kalırken, şair mucizevi bir şekilde kurtuldu. Şair, kendisini dışarı çağıran o gizemli gençlerin övgüsünü aldığı ikiz tanrılar olduğunu anladı. Gerçek emek ve alçakgönüllülük, kibirli kralların tacından her zaman daha kıymetlidir. Çok yüksekten uçan kuşun yuvası alçakta olur.
Çok yüksekten uçan kuşun yuvası alçakta olur.