Köpek ve Demirciler
Sisli dağların eteğindeki şirin bir köyde, kızgın ateşlerin yükseldiği eski bir demirci dükkânı vardı. Bu dükkânda gece gündüz demir döven usta demirciler ve onların sevimli köpeği Karabaş yaşardı. Usta demirciler nasırlı elleriyle ağır çekiçleri vururken, ortalığı büyük bir gürültü kaplardı. Sevimli Karabaş ise bu çekiç seslerinin arasında umursamadan köşesinde mışıl mışıl uyurdu. Köpeğin en ağır çalışma anlarında bile derin uykulara dalması herkesi şaşırtırdı.
Güneş gökyüzünün tam tepesine yükseldiğinde, demirciler yorulup çekiçleri kenara bırakırdı. Usta demirci tezgâhın üzerindeki taze ekmeği ve lezzetli etleri yavaşça ortaya çıkarırdı. O zamana kadar kıpırdamadan yatan Karabaş, tabak sesini duyar duymaz hemen gözlerini açardı. Bir anda yerinden fırlayıp sevinçle kuyruğunu sallar, masanın etrafında neşeyle dönmeye başlardı. Demircilerden biri şaşkınlıkla köpeğe bakar ve başını sallayarak gülümserdi.
"Ağır çekiç sesleri ortalığı inletirken deliksiz uyuyorsun Karabaş," dedi usta demirci. "Ama sofranın kurulduğunu duyunca bir anda dünyanın en uyanık köpeği oluyorsun." Karabaş sadece yemek kokusunu aldığında canlanır, iş zamanı gelince yine köşesine çekilirdi. Demirciler köpeğin bu kurnaz hallerini gördükçe hem güler hem de onun tembelliğine şaşırırlardı. Çalışırken uykudan uyanmayan bu köpek, lokma paylaşılacağı zaman hiçbir fırsatı kaçırmazdı. Sonunda ustalar, köpeğin sadece kendi çıkarı olduğunda gayret gösterdiğini iyice anladılar.
Emek vermeden sadece sefasını sürmek isteyenler, hiçbir zaman gerçek bir saygı kazanamazlar. Emek olmadan yemek olmaz.
Emek olmadan yemek olmaz.