İki Kel Adam
Bir varmış bir yokmuş, altın sarısı başakların dalgalandığı neşeli bir kasabada iki samimi dost yaşarmış. Bu dostların en belirgin özelliği, pırıl pırıl parıldayan dazlak kafalarıymış. Kasaba halkı onları uzak mesafeden bile başlarındaki ışıltı sayesinde kolayca tanırmış. İkisi de pazar yerine gitmek üzere serin bir sabah vakti yola koyulmuşlar. Yol boyunca tatlı tatlı sohbet ederken, gözleri aniden çalıların arasında parlayan bir cisme kaymış. Merakla yaklaşınca, yeryüzüne düşmüş bir hazine gibi ışıldayan süslü bir tarağı fark etmişler. Tarağın fildişinden yapılmış sapı ve incecik dişleri sabah güneşinde harika görünüyormuş.
İlk önce uzun boylu olan atılıp tarağı eline almış ve sevinçle bağırmış. "Bu muhteşem tarağı ilk ben gördüm, dolayısıyla artık tamamen benimdir!" demiş. Kısa boylu arkadaşı bu duruma hemen itiraz ederek kaşlarını çatmış. "Hayır dostum, onu çalıların arasında ilk fark eden benim gözlerimdi!" diye çıkışmış. Birkaç saniye içinde iki eski dost, tarağı sahiplenmek için amansız bir tartışmaya tutuşmuşlar. Biri tarağı sağa çekiyor, diğeri ise var gücüyle sola asılıyormuş. Öfkeleri arttıkça sesleri yükselmiş ve birbirlerini sertçe itip kakmaya başlamışlar.
Yoldan geçen yaşlı bir dede, bu ateşli kavgayı görünce yanlarına yaklaşmış. İki adama ve ellerindeki süslü tarağa bakıp derin bir kahkaha atmış. "Yahu siz neyi paylaşamıyorsunuz, kafanızda tek bir tel saç bile yok ki!" diye haykırmış. İki dost birden duraksamış, önce ellerindeki tarağa, sonra birbirlerinin dazlak kafalarına bakmışlar. Kendilerine hiçbir faydası olmayan bir nesne için kavga ettiklerini anlayınca utançla gülümsemişler. Tarağı yol kenarındaki bir taşın üzerine bırakarak sessizce yollarına devam etmişler. İnsanın işine yaramayan şeyler uğruna dostluğunu bozması, ona sadece pişmanlık kazandırır. Kelin ilacı olsa kendi başına sürer.
Kelin ilacı olsa kendi başına sürer.