Bitler ve Çiftçi
Bir varmış bir yokmuş, altın sarısı tarlaların uzandığı huzurlu bir köyde yorgun bir çiftçi yaşarmış. Bu adam sabahın ilk ışıklarıyla tarlasına gider, akşama kadar toprağı çapalayarak ekmeğini kazanmaya çalışırmış. Sıcak bir yaz gününde, alnından süzülen ter damlalarını silip kocaman bir meşe ağacının gölgesinde dinlenmeye çekilmiş. Gölgenin serinliği gözlerini dinlendirirken, vücudundaki garip bir kaşıntı rahatını tamamen bozmaya başlamış. Giysilerinin kıvrımlarına saklanan minik bitler, adamın yorgun bedenini acımasızca ısırmaya devam ediyormuş. Çiftçi daha fazla dayanamayarak üzerindeki eski gömleği hızla çıkarmış ve kaşıntının kaynağını aramaya başlamış. Dikkatle baktığında, kumaşın üzerinde gezinen küçük bir biti hemen yakalamış.
Biti iki parmağının arasında sıkıca tutarak ezmeye karar vermiş. Tam o anda can havliyle çırpınan minik bit, incecik bir sesle konuşmaya başlamış. "Lütfen bana kıyma ey insanoğlu, ben altı üstü minicik bir yaratığım!" diye yalvarmış. "Benim sana ne kadar zarar vereceğimi sanıyorsun ki, vücudundan alacağım bir damla kan seni fakirleştirmez," demiş. Çiftçi, parmaklarının arasındaki bu küçük mahluka öfkeyle bakarak derin bir iç çekmiş. "Senin boyutun küçük olabilir ama yaşattığın rahatsızlık ve acı oldukça büyük," diye karşılık vermiş. Bit, yaşamak için son bir umutla tekrar dile gelmiş ve af dilemeyi sürdürmüş.
Kararlı çiftçi, bitin bu süslü ve yanıltıcı sözlerine asla kanmamış. "Seni bağışlarsam hem beni rahatsız etmeye devam edeceksin hem de çoğalıp emeğimi sabote edeceksin," demiş. Küçük görünen zararların zamanla büyük felaketlere dönüştüğünü çok iyi bilen çiftçi, hiç tereddüt etmemiş. Parmaklarını sıkıca bastırarak can sıkıcı biti oracıkta yok etmiş. Ardından gömleğini silkeleyip temizlemiş ve huzurlu bir nefes alarak işinin başına dönmüş. Küçük diyerek önemsenmeyen kötülükler, zamanla insanın huzurunu ve düzenini tamamen yok edebilir. Yılanın başı küçükken ezilir.
Yılanın başı küçükken ezilir.